24 Nisan’a daha iki ay olmasına rağmen Ermeni Diasporası dünyanın dört bir yanında harekete geçti. Bulundukları ülke kanunlarını Türkiye aleyhine oluşturtma ve kullanma konusunda onlar kadar mahir olan başka bir diaspora yok.
Onlar 1915 yaygaracılığı yapıyorlar. Ama kimse daha 17 yıl evvel Dağlık Karabağ’da Hocalı’da olanları onların gözüne dayama gerçekçiliğini gösteremiyor.
Dinime küfreden bari Müslüman olsa diye Türkçe’deki güzel ata sözünü hatırlatırcasına, Kafkasların Miloseviç’i Koçaryan’ın ‘Katliam Başılığı’nı yaptığı Hocali Katliamı’nın
17’inci yıl dönümü.
Ermenistan’ın işgali altında bulunan Dağlık Karabağ bölgesinde 26 Şubat 1992’de bakın neler olmuştu. Servet Hassan o günleri şöyle aktarıyor;
“Babası gözleri önünde öldürülen ve katliam sırasında 8 yaşında olan Hezangül Emirova, olay günü Ermeni askerlerin babasını önce bir ağaca bağladığını söylüyor: ‘sonra Ermeni askerler, babamdan, Karabağ’ın Ermeni toprağı olduğunu söylemesini istedi. Babamın ‘3 çocuğum var, üçünü de öldürseniz söylemem’ demesi üzerine Ermeni askerleri babamın üzerine benzin dökerek onu diri diri yaktılar’ diyor gözleri yaşlı...
Üstelik, yabancı basın da olayları gözlemlemiş...
Temmuz 1995’te Srebrenitsa’da olduğu gibi...
Bugün, sadece bir avuç Azeri’nin ‘Unutmadık!’,’Unutturmayacağız!’ çığlıklarını kim duyuyor ki? Halbuki, üzerinden sadece 17 yıl geçmiş, sanki 114 yıl geçmiş gibi, unutuldu bile...
Biz, gündeme oturan taze katliam haberlerini izlerken, vahşete tanık olanların ‘o gece’yi unutması mümkün değil ...
Hocalı katliamına tanık olan ve daha sonra Beyrut’a yerleşen Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan, ‘For the Sake of Cross’ (Haç’ın Hatırı İçin) isimli kitabında (Sayfa: 62-63) vahşeti şöyle anlatıyor:
‘...Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hâlâ yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.”