Anayurt Gazetesi
  • Dolar
    5,7884
    Dolar
  • Euro
    6,4038
    Euro
  • Altın
    271,809
    Altın
  • Bist-100
    108.869,10
    Bist-100
  • ADANA
    7/18°
    ADANA
  • ANKARA
    -3/5°
    ANKARA
  • ANTALYA
    1/17°
    ANTALYA
  • BURSA
    6/11°
    BURSA
  • ISTANBUL
    7/12°
    ISTANBUL
  • IZMIR
    7/16°
    IZMIR
  • KONYA
    -5/5°
    KONYA
Facebook Twitter Linkedin
Whatsapp İhbar Hattı
ANA SAYFA TÜRKİYE DIŞ HABERLER EKONOMİ SPOR MAGAZİN KÜLTÜR-SANAT GÜNCEL-DİZİ DİĞER FOTO GALERİ WEB TV YAZARLAR
Silopi'de 3 PKK'lı terörist teslim oldu
Silopi'de 3 PKK'lı terörist teslim oldu
Irak’taki ABD üssüne füzeli saldırı
Irak’taki ABD üssüne füzeli saldırı
Brezilya BM'deki oy hakkını kaybedebilir
Brezilya BM'deki oy hakkını kaybedebilir
Muhammed ismi ABD'de ilk 10'da
Muhammed ismi ABD'de ilk 10'da
HABERLER>GÜNCEL-DİZİ
24 Ekim 2011 Pazartesi - 16:00

Yeni Medeniyetin Başkenti ANKARA

Orhan Dündar'ın Yeni Medeniyetin Başkenti ANKARA adlı yazı dizisi bugünden itibaren başlıyor...

Yeni Medeniyetin Başkenti ANKARA

İnsanlığın yaşamakta olduğu savaşların, yıkımların, sorunların çoğu Batı’nın kurduğu dünya düzeninden kaynaklanmaktadır. Bütün bu bunalımların çözümlenmesi ve insanlığın özlem-lerini karşılayacak yeni bir dünya düzeninin, dolayısıyla yeni bir medeniyetin kurulması gerekmektedir. Batı medeniyetinin temelinde yeni bir dünya görüşü ve müsbet ilim yatmaktadır. Bunun için yeni medeniyette aynı temeller üzerine inşaa edilmelidir. Kurulacak yeni bir dünyada, medeniyet, bilim ve teknoloji, belli zümrelerin ve toplulukların değil, bütün insanlığın refahının ve mutluluğunun gerçekleştirilmesinin vasıtası olmalı, tabiat kaynaklarından bütün milletler, adil ölçüler içinde yararlanmalıdır. Yeni bir medeniyet, hem coğrafi konumu dolayısıyla, hem de tarihi birikimi ve tecrübesiyle ancak Türkiye de kurulabilir. Anadolu nice medeniyetlerin beşiğidir; Türk toplumu Orta Asya’ ya kadar uzanan, binlerce yıllık geçmişi olan devletlere ve kültürlere sahiptir. 

Türk milleti, Batı ya karşı kendisinin ve ezilen milletlerin istiklal ve hürriyetlerini kazanmaları yönünde bayrak açmıştır. Onunla savaşmış, kazandığı zaferle Batı’nın maddi ve manevi bas-kısından kurtulmuş, aynı zamanda ezilen toplumlara önderlik etmiştir. Bunun için, yeni bir medeniyet kurmak bizim açımızdan tarihten gelen mücadelenin devamı olarak onun karşı-sında varlığımızı korumak meselesidir. Bu medeniyet, aynı zamanda bilim ve teknolojinin yarattığı kuvvet altında ezilen milletlerin de kurtuluşunu sağlayacaktır. Mücadele, coğrafi sınırlar içinde”Türk medeniyeti” yeryüzünde ise “Evrensel Medeniyet”olarak insanlığın refahını ve mutluluğunu gerçekleştirmek amacına yönelik olacaktır. Yeni medeniyet bu değerler üzerinde yükselecek ve yeni dünya düzeninin kurulmasını sağlayacaktır. Medeniyetlerin beşiği olan, Anadolu, geçmişte olduğu gibi yeni medeniyete de ev sahipliği yapacak; merkezi Ankara olacaktır. 

Yeni medeniyetin merkezi olarak Ankara, tarihinden aldığı ışık ile bir “Medeniyet Güneşi” gibi doğacaktır. Bunun için öncelikle mirasçısı olduğu gerçekçi, dinamik, özgürlükçü dünya görüşünün ortaya çıkartılması gerekir. Bütün Anadolu bu misyonu üstlenerek, insanlığın bu güne kadar aradığı “Ütopya” yı gerçekleştirebilir. Bunun için ortaya çıkartılacak olan yeni dünya görüşünü öğrenmeleri, anlamaları, sahip çıkmaları ve akla dayanarak bilimin verileri ile hayata geçirmeleri gerekir. O zaman, maddi ve manevi bütünlüğü olan, aklı ve bilimi temel alan, özgürlüğün, yaratıcılığın önünü açan, insanlığa saygı duyan ve ona hizmeti amaç edinen Evrensel Medeniyet’in yaratılmasını sağlamış olacaklardır. Ankara ile birlikte bütün Ankaralılar da insanlık tarihindeki özel yerlerini alacaklardır. 

KAYIP MEDENİYET 

Biz, hiç yoktan yeni bir medeniyet yaratacak değiliz. Medeniyetin temelini oluşturacak olan yani modernliğin kaynaklarını kendi tarihimizin içinden çıkartarak, aklın ve bilimin verileri ile yeniden işleyeceğiz. Bunun için önce akıl ve bilim ile birlikte Kur’an’ın üzerini örten “koyu gelenek şalı”nı kaldırmamız, modernliğin kaynaklarını ortaya çıkartmamız gerekiyor. İslam dünyasını akıl ve bilimden yoksun bırakarak, “dünya ilminde cahil ol ”ilkesini fazilet kılan, hayatı“ bir lokma, bir hırka” felsefesine indirgeyen, Müslümanları zehirleyen, onca kanın, onca namusun, onca alçalmanın vebalini üzerinde taşıyan “gelenek şalı”nı kaldırırsak görürüz ki, Batı medeniyeti insanlığın ortak malıdır ve bütün toplumların meydana getirdiği eserlerden oluşmuştur. Medeniyetin zaman zaman başka coğrafyalarda gelişmesi, bütünü ile oranın insanlarına mal edilmesini gerektirmez. Bu gerçeklik Batı medeniyeti için de geçerlidir. Çünkü anılan medeniyetin kökleri Doğudadır. Birçok yönleriyle Doğu medeniyetleri, özellikle Türk medeniyeti Avrupa’yı Orta Çağ’ın karanlığından çıkartarak aydınlığa kavuşturmuştur. 

BATI MEDENİYETİ’NİN TEMELLERİ 

Türk medeniyetinin, Avrupa medeniyetine etkileri Hunlardan beri sürüp gelmiştir. Avrupalılar, Hunlar’dan, Avarlar’dan öğrendikleri süvarilik, okçuluk, ordu düzeni, ceket, düğme, pantolon ve pulluk* gibi buluşlardan sonra, akılcı düşünceyi ve modern bilimi de yine Türklerden öğrenmişlerdir. Türklerin sahip olduğu dünya görüşünün bir neticesi olan modern bilim önce Türk dünyasında ortaya çıkmış ve sonradan Batı’ya geçmiştir. Bu sırada Avrupalılar, mutluluğu ölüm sonrasında bulacaklarına inanıyor, yaşantılarını bir lokma, bir hırka ile sürdürmeye çalışıyorlardı. İtalyan düşünür Machiavelli (1469- 1527) bu öte dünyacı anlayışın Avrupalıları Osmanlıların karşısında bozguna uğrattığını söylüyor: -Hıristiyanlık kişileri pısırıklaştırıyor, alıklaştırıyor. Yazgıcı, bir lokma bir hırkacı** yapıyor, bu nedenle Osmanlılardan tokat üstüne tokat yiyiyoruz. Dinimiz, eylem adamlarından çok kendilerini iç dünyalarına adamış alçak gönüllü kişileri yüceltir, mutluluğu alçak gönüllülükte, sadelikte, insani şeylerin küçümsenmesinde görür. Avrupalılar Farabi( 874- 950)’nin , Biruni( 973- 1048)’nin, İbn Sina( 950- 1037)’nın v.b.’nin eserlerini okuduktan sonra dünya görüşlerini değiştirerek modern bilime ulaşmışlar, elde ettikleri teknoloji ile sanayii kurmuşlardır. Sanayi ve ticareti birleştirerek yeni kaynaklar ve pazarlar bulmuşlar,her şeyi yağma ve talan ederek bir sömürge düzeni oluşturmuşlardır. Asya’nın ve Afrika’nın zenginlikleri Avrupaya aktarılarak, buranın imar ve refahı sağlanmıştır. Bunun neticesinde de dünya ekonomisine hakim olmuşlardır. Görülüyor ki Batı medeniyeti Avrupa’da kendiliğinden ve birden bire doğmuş değildir. Hunlardan beri Asya -Türk medeniyetinden alınan (dünyevi) bilgiler üzerine kurulmuştur, dolayısıyla Asya-Türk medeniyetinin bir devamıdır. 

 

GÜÇLÜ TOPLUMDAN GÜÇSÜZ TOPLUMA 

Osmanlı Devleti de, Asya-Türk devlet anlayışı esas alınarak dünyevi temeller üzerine kurulmuştur. Devlete hakim olan dünya görüşü ve bilim anlayışı gücün oluşmasını ve gelişmesini sağlamıştır. Bu sayede topraklarını genişleterek üç kıtaya hükmetmeye başlamıştır. Ne var ki gerçekçi dünya görüşünü kaybederek aklı ve müsbet ilimi terk etmesi ile 16. yüzyıldan itibaren çöküşe geçmiş ve 20. yüzyılın başında da yıkılmıştır. *** Yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti yine aynı dünya görüşü ve müsbet ilim esas alınarak kurulmuştur. Fakat aynı zamanda yeni modern bir medeniyetin de temelleri atılmıştır. Fakat 1938 yılından itibaren bu anlayış terk edilerek, Osmanlı Devletini yıkan anlayışın esiri olmuştur. Onun için görünürdeki bir sürü aldatıcı değişmelere, gelişmelere rağmen toplumun yapısı ve mahiyeti yine eskisi gibi aynı kalmıştır. Toplum kendi isteklerine ve ihtiyaçlarına göre akıl yürütmek, bilgi üretmek ve teknikler meydana getirmek acizliğinden kendini kurtaramamıştır. 


MODERN BİLİMİN KAYNAĞI 

Ancak, Avrupa’nın sanayileşmesini sağlayan, Osmanlı Devletini üç kıtaya hükmeder hale getiren, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran dünya görüşünün tekrar ortaya çıkartılması ile bu acizlikten kurtulunacak, yaratıcılığın ve yeni modernliğin önü açılmış olacaktır. Ortaya çıkacak olan kaynakların işlenmesi ile her alanda değişim ve gelişim yaşanacak, yani evrensel medeniyetin inşası başlamış olacaktır. Avrupa’da “Tarım Devrimi” yapmıştır. *** 16. yüzyıldan sonra bu roller değişecekti. Bu sefer aynı nedenle tokat yiyen Osmanlı olacaktı. Eğer Osmanlı yöneticisi, aydını ve uleması memleket kültüründe, aklı hakim kılabilmiş, düşünce hayatını gözlem ve deney yöntemlerine dayandırabilmiş olsaydı, imparatorluk yaşardı. Belki de Avrupa ,Osmanlı topraklarına katılmış olurdu. Devamı Yarın

Bunun için bu dünya görüşünün ve akla dayalı müsbet bilimin kaynağına inmek ve tarihi gelişimini izleyerek, etkileri ile birlikte ortaya çıkartmamız gerekiyor.Bu da ancak, bu gelişimin üzerindeki örtüleri kaldırarak yapılabilir. İslamın üzerini örten gelenek şalının açık bıraktığı yerler, Batılı oryantalistler tarafından kapatılmıştır. Avrupa “Eski Yunan Mucizesi” uydurmacası ile kendinde olmayan bir dünya görüşü ile müsbet ilime sahip çıkarken, İslam dünyası da kendi içinde olan bu dünya görüşünü ve müsbet ilimi dışlayarak tarihin karan-lıklarına atmışlardır. Fakat bu yitik hazineler orada durmaktadır ve sadece üzerlerinin açılarak ortaya çıkartılmasını beklemektedir. 

MEDENİYETİN KÖKLERİ 

Avrupa gerçeklerin üzerini ”Eski Yunan Mucizesi” denilen bir örtü ile kapatarak müsbet ilimin, Batı kaynaklı olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Bilimin temelinin Eski Yunan da atıldığını, rönesans ve reform döneminden sonra geliştirilerek, 19. yüzyılda en yüksek seviyeye çıkartıldığını ve sanayii kurduğunu ilan etmiştir. Yani bilim, felsefe, siyaset ve sanat, birdenbire mucizevi olarak Eski Yunan’ da ortaya çıkmıştır!.. Eski Yunan’dan önce Sumer, Babil, Mısır, Hint, Çin ve Orta Asya medeniyetlerinin bilimsel etkinlikleri ise kısmi bir gelişmeye ifade ediyorlardı. Daha sonra Ortadoğu ve Asya’da görü-len İslami ve Türk kaynaklı bilimsel gelişmeler ise Eski Yunan’ın tekrarından başka bir şey değildi.Fakat üstü örtülen gerçekler bunun tersini söylüyordu. Herşeyden önce tarihte bir “Yunan milleti” yoktu ve 19. yüzyılda Avrupalılar tarafından yaratılan bir toplumdu*.

Eski Yunan’ın varlığı ve bugünkü ile bağlantısı da şüpheli idi. Onlara mal edilen bilimsel atılım ise Sümer, Babil, Mısır, Hint, Çin, Orta Asya, İç ve Batı Anadolu bölgelerinde gelişen bilimlerin bir uzantısı idi. Bu medeniyetlerin birbirlerinden etkilenerek gelişen ürünlerinden kotarılan bir sentezdi. 

BİLİMİN YAYILMASI 

Medeniyetler aniden bir mucize ile oluşamayacak kadar derin, köklere sahiptir. Çok çeşitli kaynaktan beslenir zengin bir yapı oluşturur. Kökleri geniş coğrafyalara kadar uzanır.Mede-niyet, genel olarak yaşamak için meydana getirilen maddi ve manevi değerlerin, insanları mutluluğa götürecek fikirlerin uygulaması ile ortaya çıkar. Toplumların dünya görüşüne, hayat felsefesine uygun bilimsel atılımları gerekli kılar. İlerleme dönemleri çoğunlukla askeri ve siyasi mücadelelerin arkasından ortaya çıkarak medeniyetin gelişimini sağlar. Batı medeniyeti de böyle bir gelişimin sonunda ortaya çıkmıştır. Bilimin evrenselleşerek Batı’ya ulaşma serüveni 8. yüzyılda başlamıştır.

Abbasi Halifesi El-Me’mun’un (813- 833) Bağdat’ta kurduğu, Bilgelik evi ile bilimsel faaliyetler başlamıştır. Me’mun’un annesi Türk’tü, kendisini dayısı yetiştirmişti.Horasan valiliği yaptığı için, Türklerin dünya görüşüne ve gerçekçi hayat felsefesine sahipti. Abbasi hanedanlığı sırasında Türkler idarede etkinlerdi. Mutezile Mezhebi’nin, akla dayalı bilimci Müslümanlık öğretisi devletin resmi görüşü olmuştu. İşte bu sürede Batı’ya ve sonrada Doğu’ya yönelen Arap- İslam imparatorluğu, Sümer, Asur, Babil, Hint, Mısır, Grek ve Roma medeniyetlerinin kültürel birikimini özümseyerek bilimi önemli ölçüde dünyalılaştırdı. Fakat Eş’ariliğin**ortaya çıkmasından sonra Arap coğrafyasında akıl ve bilim faaliyetleri durdu.Araplar hamle gücünü yitirdi. 

MODERN BİLİMİN ÖNCÜLERİ 

Bu sırada bilim ve medeniyet merkezi Orta Asya’ya kaymıştı. Tarihin akışını değiştiren modern bilim anlayışı da Asya’da, Türk dünyasında doğmuş ve gelişmiştir. * Bkz. Martin Bernal. Kara Atena. 1998 kaynak yayınları **Eş’ari ( 873- 936) akla ve hür iradeye karşı çıkarak İslam düşüncesindeki gelişmeye engel olmuştur.Ehli- Sünnetin iki itikat imamından biridir.( öbürü Maturidi’dir) 

4 Türk bilim adamları akıl, gözlem ve deneye dayanan modern bilimin metedolojisini oluşturarak ileri bir düzeye ulaştırmışlardır. Bunda Kur’an’ın akla ve bilime değer vermesi önemli rol oynamıştır.Türkler bilim ve medeniyet dünyasına modern bilimi öğretmekle kalmamış, Orta Asya ve Çin buluşlarını da özümseyerek yüksek düzeyde bir sentez yaratmışlardır.Bilimin Çin’den Atlantik kıyılarına kadar yayılmasını sağlamışlardır.

Akılcı ve bilimci İslam anlayışının oluşumunu sağlayan Türk bilim adamları; Ebu Hanife, Maturidi, Nesefi, Harezmi, Abdülhamit İbni Türk, Farabi, Fergani, Biruni, İbni Sina, Yusuf Has Hacip, Uluğbey ve Ali Kuşçu gibi inançlı kişilerdi. Günümüzde İslam dünyasının bilim ve düşünce hayatındaki yeri konuşulduğunda sahip çıkılan Batı’nın değişimini, gelişimini ve modern medeniyetininoluşu-munu sağlayan bütün eserler bu Türk bilim adamlarının ürünüdür. Onlar, Allah’ın insanlara doğru yolu göstermesi ve düşünmesi için aklı ve hür iradeyi verdiğini söyleyen,modern bilimi esas alan bilginlerdir. Maturidi(825-944), bu bilginlerin kelam(itikat)alanında ki temsilcisidir. O, İslamın akıl ve bilime dayanan bir din olduğunu ortaya koymuştur.Türklerin İslam bayraktarlığını almasının en önemli sebebi budur. Türkler arasındaki bilimsel gelişmelerin sebebi de budur. Bu nedenle Maturidi’nin bilimsel metodu yalnız çağının değil, günümüzün de ileri-sinde olan bir metoddur. Fakat, ne yazık ki, Batı’yı aydınlatan bu bilimsel metod hiçbir zaman Anadolu’ya ulaşamamıştır. Başta Maturidi olmak üzere diğer Türk bilginlerinin zihniyeti ve eserleri bu coğrafya’ya gelmemiştir. Akıl ve bilim düşmanı olan iktidarlar, ırkçılar, mezhep-ciler, tasavvufçular tarafından üzeri örtülerek tarihin karanlığına gömülmüştür. 

İSLAM’DA BİLİMİN ÇÖKÜŞÜ 

Nizamiye Medresesi’nde verilen eğitim-öğretim, Müslümanlarla bu dünya arasına kara ve kalın bir duvar örerken, aklı ve bilimi de hafızalarından silmiştir. Medrese’nin kurucusu olan Nizamül Mülk( 1084-1092), akılcı vezir Muhammed El-Kunduri(1024-1064)’yi Sultan Alp Arslan’a öldürttükten sonra onun yerine vezir olmuştur. Arkasından da Hanefilik ve Maturi-diliği olduğu kadar, onların akla ve bilime dayanan din anlayışını da yok etmeye girişmiştir. Bu amaçla Nizamiye Medresesi’ni kurmuştur. Medrese’nin başına atadığı Gazali( 1058 1111)’ye devlet ideolojisi olarak Şafii Fıkhı, Eş’ari Akaidi ile tasavvufu (Hermesciliği*) birleştirme görevini vermiştir. Gazali, Eş’ariliği güçlendirerek, o güne kadar kabul edilmeyen Tasavvufu Sünni anlayışın içine yerleştirmiştir. Muhammed Abid el-Cabiri** tasavvufa “Sünni” meşruluk kazandırma sürecini Kelabazi ve Serrac’ın başlattıklarını Ebu Kasım el-Kuşeyri’nin er- Risale’si ile son rötuşlarının yapıldığını ve Sufi irfancılığının Sünnileştirme meselesinin bittiğini söylüyor. Onun hemen ardından Gazali daha da ileri giderek İhya’da yaptığı gibi sırf “muamele ilmi’yle kalmamış ve hepsi de” ehli olmayandan sakınılması gere-ken” kaydını taşıyan birçok eserinde “ mükaşefe-ilahi sır- ilmi” ne dalmıştır.

El- Cabiri, Gaza-li’nin “tasavvuf anlayışında” Hermetik din felsefesinin ana tezlerinin tamamını baz aldığını yazıyor.Böylece Gazali’nin felsefe-siyaset alanında önderlik ettiği akıl ,bilim düşmanı ve tamamen öbür dünya ya yönelik bir din anlayışı yayılmıştır. Gazali, Batı’yı aydınlatan Farabi ve İbn Sina’yı “kafir” ilan etmiş, Orta Asya’daki akılcı, bilimci ve dünyevi din anlayışının önünede set çekmiştir. Gazali anlayışı ile Müslümanlar; mutluluğu artık ölüm sonrasında arı-yor. Bu dünyayı sadece geçiş dönemi saydığı için daha çok metafizik aleme bağlanıyor,maddi yaşama önem vermiyor, ihtiyaçlarını bir lokma bir hırkaya indiriyor, çevreyi değil, ahireti an-latan bilgiye bağlanıyor ve sonsuz kurtuluşu ibadette arıyordu. Biruni kronolojisi için bir önsöz yazan Dr. Edward Sachaus, Gazali’nin öğretisini sert bir dille tenkit ediyor: “Dördüncü asır, Müslümanlığın fikir tarihinde bir dönüm devridir; 500 tarihlerinde Ortodoks (Ehli Sünnet) imanının yerleşmesi müstakil ilmi araştırmaların yolunu ebediyen kapamıştır; Eş’ari( 879-941)ve Gazali olmasaydı Araplar Galile’lerin, Kepler’lerin, Newton’ların milleti olacaklardı.” *Eski Mısır’ın tanrı Toth’un yapıtlarına kadar uzanan dinsel- gizemsel öğretilerinin bütünü.Hermesçilik ya da Hermetik felsefe adıyla anılır.Batının “mistizism” dediği şeyin asıl kaynağı olan bu anlayış, İslamiyete aykırı olmasına rağmen “ tasavvuf” adıyla kabul ettirilmiştir.

**Muhammed Abid el- Cabiri, Arap Aklının Oluşumu. 2000. Kitabevi

Müslümanları akıl ve bilimden yoksun bırakan; gizemci, kaderci, statik din anlayışını devlet ideolojisi yapan Nizamül Mülk bir Farslı olarak sadece görevini yerine getirmiştir. Hem islamiyete karşı, hem de Türklere karşı Batıl-Fars siyasetinin zaferini sağlamıştır. 

İSLAM DEVLETLERİNİ YIKAN DİNİ- SİYASİ DÜŞÜNCE 

Akla, bilime ve bu dünya ya sırtını dönen Gazali’nin tasavvuf öğretisi ile kaderci Eş’ari Akaidi bütünleşerek İslam devletlerinde “resmi dini ideoloji” olarak benimsenir.* Bu da Selçuklu gibi, o devletlerin de sonunu getirir. Aynı son Osmanlı devletini de bekliyordu. Anadolu’da kurulan Türk devletleri ve medeniyeti gibi Osmanlı Devleti’de Türklerin dünya görüşü esas alınarak akıl ve bilgi temelleri üzerine kurulmuştur.Maturidi’nin itikat anlayışı esas alınmıştır. Fakat bilimin koruyucusu olan Fatih Sultan Mehmet’in çocukluğu sırasında bu anlayış değişmeye başlamıştı. Gazali’nin öğretisi 1444 yılında Osmanlı Devleti’nin eğitim ve kültür sistemine yerleştirildi. 12 yaşındaki Padişah (Fatih) 2.Mehmet’i ikna eden ve bunu uy-gulatan 33 yaşındaki hocası, Hocazade lakaplı Mustafa Musluhiddin Bursavi’idi.Böylece Ga-zali ile Bizans’ın Hermesciliği buluşmuş oldu. Çünkü Bizans, Mısır’dan sonra Hermesciliğin ikinci yurdu idi. Bizanslıların öte dünyacı din anlayışını Hermescilik oluşturuyordu. Hermes-cilik, alim ve avam seviyesindeki bütün Bizanslıların ortak diniydi. Üzeri Hıristiyanlık ile cilalanmıştı. 

ÖTE DÜNYACI BİZANS 

Bütün Bizans’ta ruhi gerçek ve sır kavramları ortak olarak benimsenmiştir. Eğitim görmüş olanları bunu Yunan düşünürlerinin mistik felsefelerini okuyarak, eğitilmemiş olanlarıysa çok renkli sanat ve efsaneleri takip ederek somutlaştırmışlardır. Ancak sanatın sembolizmi ile düşüncenin temelleri, kilisenin dogma ve törenlerinde ortaklaştırıldığından, bu ikisinin görüşleri de hiçbir zaman birbirleriyle sürtüşmeye girmemiştir. Böylelikle de Bizans halkı imparatorluğu etkileyen politik olaylar ve dünyevi meselelerle ilgilenmemiş, bütün ilgisini kilisenin çalışmalarını ve dini tartışmalarını takip etmeye yöneltmiştir. Bizanslılar için” din bilimi”nden başka bilim yoktu! Onların inancına göre, bu dünyayı idare eden, yönlendiren sebepler ne akıl, ne siyaset, ne savaş ve ne de ekonomik idi. Asıl olan dinin sırları ile öte dünyadaki yaşam idi. Bunun için insan aklının ermediği, bilmediği bu sırlara sahip olan din adamları olağan üstü ilgi ve saygı görüyorlardı. Onları kurtuluşa erdirecek bilgi ile ancak din adamlarının aracılığı ile ulaşabiliyorlardı.**

Kilise bin yıllık öğretisinin sonunda, Bizans’ı “Öte dünyacı” ruhların yaşadığı kutsal kente(!) dönüştürerek bu dünya ile bütün bağlarını koparttı. Hermesciliğin ruhaniyetinde eriyen Bizanslılar, dinin sırlarını öğrenerek ,öte dünyada sonsuz hayata kavuşmak için yaşamaya çalışırken yok olup gideceklerdi. 

BİLİM VE ÖTE DÜNYACILIK 

Türkler akıl, bilim ve teknoloji ile Bizans kapılarına dayandıklarında, onlar azizlerinden kendilerini kurtarmasını bekliyorlardı. Şehir alındıktan sonra bile hâlâ “öte dünyacı”lıktan medet umuyorlardı. Ayasofya Kilisesi’ne sığınan halk “öte dünya”dan gelecek bir meleğin kılıcı ile Türkleri kovacağına ve onları kurtaracağına inanıyordu. İşte Türkleri bekleyen ölümcül tehlike de bu “ öte dünyacı” düşünce idi. Dünyevi hayat anlayışına sahip olan Türkler, akıl, bilim ve teknoloji sayesinde Bizans’ı almışlardı. Ama Bizans Hermesciliği’nin de kucağına düşmüşlerdi. Feth edilen Bizans şimdi, fatihlerini *Tasavvuf bu dönemde Horasan, İran, Irak gibi merkezlerde dinsel, sosyal ve siyasal kurumlaşmasını tamam-lamıştır. Her ikiside Sünni olan Gazneliler ve Selçukluların hakimiyetine rastlayan bu dönemde Tasavvuf ehli, şeyhlerin idare edip, devletin gözettiği tekke ve zaviye gibi mekanlarda öbeklenmişlerdir. Devlet, bu tekke ve zaviyeler vasıtasıyla kitle destiğini sağlamayı hedefliyordu. (El Cabiri)
 
**Christope Dawson, Batının Oluşumu. 1997. Dergah Yayınları

Dünyevi değerleri elde etmek için yeni bir medeniyet kurmaya girişmişti. Bunun için kendi kurtuluşunu sağlayan Anadolu, kendi medeniyetini de kuracaktı. Çünkü Osmanlı Devleti’nin temellerini atan değerler hala varlığını koruyordu. Fatih, Yavuz ve Kanuni gibi büyük padişahların yetiştiği ve valilik yaptığı bu topraklar,Osmanlıyı Osmanlı yapan; dünyevi, akılcı ve yaratıcı özelliğini hâlâ saklı tutuyordu. Bunlar yeni medeniyetin kuruluşu ile birlikte ortaya çıkacaktı. Anadolu bu sefer devletin merkezi haline gelecek ve güçlü bir yapıya kavuşacaktı. Anadolu bozkırlarında, yeni Türk devletinin sağlam temeller üzerine oturmasını sağlayacak, başta mazlum milletler olmak üzere, bütün insanlığa ışık tutacak evrensel bir medeniyet kurulacaktı. Bunun için önce Türkler kendi dünya görüşüne, aklına, benliğine ve kimliğine kavuşturuldu. Akılcı-bilimci İslam anlayışının yerleşmesi ve bilimsel zihniyetin benim-senmesi için “Öz” kaynağa dönüldü. 

BİZANS RUHU ANKARA’DA 

Fakat, Atatürk’ün ölümünden sonra inşaa edilmekte olan yeni medeniyetin temelleri yıkılmaya başlamıştı. “Bizans ruhu” yeni başkent Ankara’nın semalarında görünmüştü. Bu ruh hem din hem de kültür alanlarında ortaya çıkmıştı.1941 yılında Türk toplumunu medeni leştirmek (!) amacıyla bir“ Kültür Devrimi” yapıldı.Eski Yunan- Helen klasiklerini çevirerek Türk kültürü, Yunan/ Latin tabanına oturtulmaya çalışıldı.Temel alınan “Hümanizm” düşün- cesi ile de Hermes felsefesi yaygınlaştırıldı. Gazali’nin ve diğer tasavvufçuların öğretileri ise ABD’ nin istekleri doğrultusunda 1945 yılından itibaren devletin eğitim ve kültür sistemine girdi. 1945 yıllarında ABD, Sovyet yayılmasına karşı toplumların “dine sarılması” politikasını benimsedi. Türkiye’de Sovyetlerin Tanrı tanımazlığının Türkiye’de yayılmasını engellemek amacıyla Müslümanların din duygularını arttırmak için okullara din dersleri koydu.Fakat, akılcı- bilimci İslam anlayışının yerine Gazali’nin ve benzerlerinin “öte dünyacı” din anlayı-şını yerleştirdiler. Din eğitimi Eşari-Gazali* anlayışına göre temellendirilerek ;kaderci,statik nakilci-tasavvufçu ekol yeniden hakim kılındı. Topluma akıl, bilim karşıtı Statik ve Sufi Müslümanlık aşılandı. Yeni devlette Osmanlı da olduğu gibi yine Bizans-Gazali anlayışına teslim edildi. 

BİZANS KÜLTÜRÜ 

Böylece Türk toplumunu Hermesciliğin maddi ve manevi öğretileri ile kıskaca aldılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine yerleştirilmiş olan “bilimsel zihniyet”i ortadan kaldırdılar. Türkleri kendi aklına, kimliğine, felsefesine ve dünya görüşüne yabancı kıldılar. Akılcı, bilimci İslam anlayışını ortadan kaldırdılar. Böylece Cumhuriyet tarihinde büyük bir makas değiştirme olayı yaşandı. İstanbul hakimi Bizans ruhu ve Hümanist ruh Ankara’ya da hakim kılındı. Yıkıcı faaliyetine başlayarak devleti içeriden çürütmeye başladı. Bu anlayış İstanbul merkezli din, kültür, sanat, siyaset ve düşünce yolları ile hala yıkıcılığına devam etmektedir. BİZANS GİBİ Çünkü Eski Bizans’ta olduğu gibi bugünkü İstanbul’da da ruhi gerçek ve sır kavramları ortak inanç olarak benimsenmiştir. Aydını, siyasetçisi, sanatçısı bunu mistik felsefeleri okuyarak, halk ise ,çok renkli sanat ve efsaneleri takip ederek somutlaştırmışlardır. Alim ve avam seviyesindeki sanatın sembolizmi ile düşüncenin temelleri; eğitim kurumlarının siyasi ve dini tarikatların doğma ve mistik öğretilerinde ortaklaştırıldığından, bu ikisinin görüşleri uyumluluk içinde sürüp gitmektedir. Bunun için, o kadar üniversiteye rağmen “ bilimsel zihniyet” ten yoksun olan İstanbul hâlâ “ Bizans Hermesciliği”nin eğemenliği altında yaşamaktadır. Aklın ve bilimin değil, hümanist- mistik zihniyetin* öğretilerini, dünya görüşünü Türkiyelileştirmeye çalışmaktadır. 

-------------------------- 

*Oryantalist İngiliz Tarihçi Arnold Toynbee, Milli Mücadele sırasında ”Kuzey İslamı” dediği; Semerkant-Buha-ra-İstanbul eksenindeki Hanefi-Maturidi ekolünün akılcı, bilimci ve dünyevi İslam anlayışını büyük tehlike olarak görüyor ve Batı’yı uyarıyordu. İşte Batı’yı korkutan bu anlayış yeni din dersleri ile yok edilmiştir. Batı ve Doğu dünyasında Eş’ari hakkında pek çok araştırma yapıldığı halde, Maturidi her nedense çok ihmal edilmiştir.

BATI MEDENİYETİNE ULAŞMAK 

Fuat Sezgin “öte dünyacı” ların attığı bilimin kaynaklarını bulmuş ve nasıl Batı mede-niyetini yarattığını bize göstermiştir. Sezgin, bilimin Türkiye’de de hayat bulmasıyla Batı dünyasına ulaşılacağını söylüyor ve tek amacını şöyle açıklıyor; -İslam topluluğuna bağlı insanlara, özellikle Türklere ister dindar, ister dinsiz olsunlar, İslam bilimlerinin gerçeğini tanıtmak, onları benlik duygularını hırpalayan yanlış yargılardan kurtarmak ve onlara ferdin yaratıcılığına olan inancı kazandırmaktır. Sezgin İslam uygarlığının, uygarlığın bayrağını taşıyacak ardılı kendisinin getirdiğini, bu ardılın başarısı önünde aşağılık ve yabancılık duygusuna kapılmadan ondan hızlı öğrenmek ve ona ulaşmak zorunda olduğumuzu söylüyor. 

BİLİMİN DİRİLİŞİ 

Aslında Cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte yapılan bilimsel atılım, tam da bunu amaç-lamıştır. Modern bilimin memleket kültürüne mal edilmesine çalışılmıştır. Fakat Orta Çağ kültüründen miras kalan, mutluluğu ölüm sonrasında arayan anlayış buna izin vermemiştir. Müslümanlar akıl ve özgür iradeden yoksun bırakılarak, metafizik dünyaya hapsedilmiş, çevreyi görmesi, araştırması engellenmiştir. Bu anlayış modern bilime dayanan dünya görüşü-nün ortaya çıkartılmasına mani olmuştur. Prof.Dr. Fuat Sezgin, işte, bize bu maniyi aşacak olan kaynakları gösteriyor. Modern bilime dayanan bir kültürün yaratılması için, İslam bilim dünyası hakkında bilimin bütün dallarını içine alan ciltler dolusu kitaplar, makaleler ve kataloglar ile birlikte önümüze büyük bir hazine döküyor. Başta Türkler olmak üzere bütün Müslümanlara; aklın, bilimin ve bu dünyanın kapılarını ardına kadar açıyor. Bize yeni bir dünya görüşü, yeni bir kültür yaratımı ve yeni bir medeniyet modeli sunuyor. 

YENİ MEDENİYET 

Bunları hayata geçirmek ise; başta bilim adamları, sanatçılar, siyasetçiler, eğitimciler olmak üzere bütün topluma kalıyor. Böylece yeni bir medeniyetin inşasına başlanacaktır. Bilim temelleri üzerine kurulacak yeni medeniyetin başkenti ise Ankara olacaktır. Ankara da hakim olan dünya görüşü, bilimin yüksek seviyede kabul görmesini sağlamıştır. Aynı görüş bütün Anadolu ile birliktelik oluşturacaktır. Bunun için Ankara ,bu yaratımın merkezi olacaktır. Yeni medeniyetin temelleri, üniversitelerin omuzlarında yükselecektir. Ankara Üniversiteleri “bilimsel zihniyeti” önce bütün Ankaralılara aşılamalıdır. Ankaralı inanç olarak, ideoloji olarak akıl ve bilim anlayışını benimsemeli ve bu çizgide bir hayat felsefesi oluşturmalıdır. Her Ankaralı bu amaç doğrultusunda okumalı, araştırmalı, çalışmalı, üretmeli ve bir potansiyel yaratmalıdır. Aklın ve bilimin açtığı yoldan yürüyerek yeni bir dünya görüşünün ve evrensel medeniyetin kurucusu olmalıdır. Bilim adamı, siyasetçi, aydın, asker, mühendis, teknisyen, şair, yazar, ressam, müzik adamı, eğitimci, öğretmen kısacası her kesimden ve her yaştan eli kalem tutan bütün Ankaralılar yeni bir medeniyet yaratmanın bilincinde olarak, bunun için aşkla ,şevkle, onur, gurur, mutluluk ve sonsuz huzur duyarak çalışmalı ve üretmelidir. Bu anlayışı kendisinin ve sonraki nesillerin geleceklerinden emin olabilmesi, başta Türkiye olmak üzere bütün insanlığın huzur bulma-sını, adalet, refah ve barış içinde yaşamasını sağlayacağını bilerek zihnine vazgeçilmez düşünce ve hedef olarak yerleştirmesi gerekir. Aksi halde, yeni Türk Devleti’de cahillik, yoksulluk ve perişanlık içinde, öbür dünyada* mutlu olma fikrinin etkisinde Bizans ve Osmanlı gibi çürüyerek yıkıma sürüklenecektir.

**Bilim tarihçisi Prof. Dr. Remzi Demir (Osmanlı da Bilimsel Düşüncenin Yapısı) adlı eserinde “Nakilci-Tasavvufcu” anlayışın Osmanlıyı nasıl bilimden yoksun bıraktığını anlatıyor. Bu dünyaya sırt çevirmenin, öbür dünyada mutlu olma fikrinin toplumu miskinliğe ittiğini; böyle bir ortamda, bilimsel çalışmalar ve araştırmalar yapmanında hiçbir değeri kalmadığını söylüyor ve şu tesbitte bulunuyor;
- Bu eğilimin toplum içinde giderek güçlenmesi, toplumu oluşturan diğer toplulukları olduğu kadar, alimleri de olumsuz yönde etkilemiştir. Aslında bu öğretilerin etkisi, bugün de sürmektedir. Çalışkanlık ve üretkenlik, bir ideoloji veya bir dini anlayış çerçevesinde idealleştirilmemiş ve ideal biçiminde yaygınlaştırılmamıştır. Hepimiz tembeliz; bilginler de öyle!..

*Geniş bilgi için bakınız; 
1-Durmuş Hocaoğlu, Laisizmden Milli sekülerizm’e. 1995.Selçuk yayınları 
2-Burhan Oğuz, Türkiye Halkının Kültür Kökenleri.2002.Anadolu Aydınlanma Vakfı Yayınları 
3-Sabri Ülgener, İktisadi çözülmenin Ahlak ve Zihniyet Dünyası. 1991. Der Yayınları 
4-İsmail Tokalak, Bizans-Osmanlı Sentezi. 2006. Gülerboy Yayıncılık 
5-Hüseyin Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi. 1983. Dergah Yayınları 
6-Muhammed Abid El- Cabiri. Arap-İslam Aklının Oluşumu. 2001.Kitabevi 
7-Cengiz Özakıncı, İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü. 2005.Otopsi 
8-Remzi Demir. Osmanlılar da Bilimsel Düşüncenin Yapısı. 2001.Epos Yayınları 
9-Süleyman Kazmaz, Yeni Bir Güneş / Atatürk ve Anadolu Güneşi 
10-Orhan Dündar, Atatürk Aklı, 2006.Alp Yayınları - Avrupa Türkleşirken/Kıyametin Türkleri, 2006.Alp Yayınları -Medeniyetlerin Aşil Topuğu, 2003. KeçiyoluYayınlar -Avrupa’nın Dünyevilik Oyunu, 2007, Akasya Yayınları

(SON)

 
Tanıdık bir ülke: TUNUS
 
"Cevap vermemizi sorunlar engelliyor"
YORUMLAR
Toplam 2 yorum var, 2 adet görüntüleniyor. Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 
lmeTBEMlvSvarwocM 26 Aralık 2011 Pazartesi 22:32

This article is a home run, pure and slimpe!

Yorumu oyla      0      0  
adsız 3 Kasım 2011 Perşembe 08:31

eline kalemine saglık yıllardır hurafelerle uyutulan milletin uyanabilmesi için daha fazla bu konulara deginmelisiniz ve büyük milleti ayagı kaldırmalısız

Yorumu oyla      0      0  
FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER
Tanıdık bir ülke: TUNUS
Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin bin Ali’nin ülkeden kaçmasıyla sonuçlanan ...
Yeni Medeniyetin Başkenti ANKARA
Yazarımız Orhan DÜNDAR'ın Yeni Medeniyetin Başkenti Ankara” adlı yazı ...
“ABD, içişlerimize karışmasın”
ABD’nin Şam’daki büyükelçisinin Hama kentini ziyaret etmesinin ardından, ...
 
İL İL MHP
MHP'nin 12 Haziran seçimlerinde olası oy oranları
Kul Hakkı (49)
İnsanların kardeşçe yaşaması için insanların birbirlerine kardeşçe sevgi duymaları ile mümkündür.
Kul Hakkı (48)
Dini inançlar içinde bir de kul hakkı denilen bir inanç vardır. Kul hakkının ...
 
Haksız kazanç: Haram (47)
İnanınız, yalnız sesimiz değil düşüncelerimiz de, bizi yansıtan beden ...
Haksız kazanç: Haram (46)
Bu tanımlamaları ve oluşumları biraz daha açalım. Teknolojik uygulamalarla ...
Suni beslenme (45)
Doğal olmayan sunî, besinlerle beslenen toplumlarda ahlakî zayıflıklar, ...
 
ANAYURT GAZETESİ
YAZARLAR
Melike BOSTAN
Melike BOSTAN
Kadın hakları demişken...
Osman YAZICI
Osman YAZICI
Maliye emin ellerde.(1)
Harika ÖREN
Harika ÖREN
Taraklı, Göynük, Çubuk Gölü; Geziyoruz
Orhan SELEN
Orhan SELEN
Tilki ve tavuklar
M. Yahya EFE
M. Yahya EFE
7 Aralık kutlu olsun!
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
FACEBOOK'TA ANAYURT GAZETESİ
TWITTER'DA ANAYURT GAZETESİ
ARŞİV
Ana Sayfa Türkiye Dış Haberler Ekonomi Spor Magazin Kültür-Sanat Güncel-Dizi
KünyeHakkımızda KünyeKünye İletişimİletişim KünyeReklam FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva